15 Temmuz 2010

Bu aralar

Benim minik kızım bugün 2,5 yaşında. Zaman nasıl da hızlı deriz hep. Deniz' in şimdiki boyundan büyük laflar edip de cevap veremediğimiz hallerine bakıp daha dün gibi gelen bebekliğini düşününce iyice zamana akıl sır ermiyor.



Bu ara en favori oyunu rol değişimleri. "Anne ben şimdi Akatan' ım sen de annesi ol ben okuldan geleyim açım sen bana yemek yap tamam mı" kuzeni Atakan abisi oluyor, Atakancılık oynuyoruz. Kazara Deniz diye seslenirsem ı-ıhh Deniz degil Akatan'ım ben diye uyarıveriyor. Bazen de beni Atakan yapıyor. Ya da "sen Deniz ol ben anneyim, sen ağla" diyor, ağlama taklidi yapınca aa bak Deniz burada ne var diye bana bir oyuncak kapıp getiriyor. Kriz anlarında dikkati başka yöne çekme işi kapılmış.

Türkiye' deki arkadaşları en çok da Ekin hala dilinde. Bu kadarcıkken nasıl da arkadaşlığı benimsiyor, onlara hasret duyabiliyorlar. Buraya gelsin Ekin beraber oynayalım diyor, Can da gelsin Çarp, Ege de diyor. İlk zamanlar beni üzen laflar ediyordu ben arkadaşlarımı istiyorum yenilerini değil Ekin'le oynamak istiyorum diye ağlıyordu. Geldiğimiz ilk hafta çekmiştim aşağıdaki fotoğrafı odasında Ekin'e dinozor resmi yaparken.



Uzun zamandır yeni arkadaşlarını da çok seviyor, yarın playgroup son toplanışımız havuza gidiyoruz sabah erkenden.

-Deniz kimler havuza oynamaya gelecek yarın? - (büyük bir heyecanla) ımm kokooo, hımm çofyayla maçyas, abisi maykııl baçka kimler geliyo anne? - jada, jemma, jeff ve june da gelecek - yaçaçııın oyuncaklarımı da almayı unutmayalım anne oluy mu? ama Diegomu götürmeyelim arkadaşlar onu sevmek ister ben vermem diye de ekliyor. Diego hala en kıymetlimiz.

Sofia ve Matias 'ın ülkelerine döndüğünü bir daha gelemeyeceklerini anlatmaya çalışsam da uzaklık -ülke kavramları o kadar anlamsız ki ona, pazar günü ülkelerine dönüyorlar. Anniina bugün eşyaları tıra yükledi bile, o da çok üzgün ben de. Cuma günü ikizlerin 3. yaşgününü kutlayacağız hep beraber en son.

Beklediğim zaman geldi çattı; Tr.ye biletlerimizi aldık bu Cumartesi gece uçuşumuz var. İçim bir yandan kıpır kıpır sonunda gidiyoruz. Hem de annemle babamın evlilik yıldönümüne denk geliyor. Ateş' in geride kalacak olması kısa süre olsa da içimi buruyor. Burada çalışıp ailelerini yanlarında getirmeyen expatlar da var 6 ayda 1 ailelerini görüyorlar belki de yılda 1. Nasıl yapabildiklerini anlamıyoruz kafa yorunca annelerini geçtim hiçbir çocuk bu kadar süre babasını görmeden büyümemeli. Deniz'in Çin'e geliş hazırlık süresinde 2 ay babasından uzak kalınca nasıl hırçınlaşıp huy değiştirdiği aklıma geliyor.



Babasının kızı. Ona çok düşkün, işten gelişini dört gözle kapıda bekliyor, babası da ona hayranlıkla bakıyor, büyük bir sevgiyle. Her Pazar Deniz'in istediği hayvan şekillerinde ona krepler yapıyor. Bazen kavga ediyorlar o benim bu senin onu alma oraya koyma diye özellikle lego oynarken, Deniz'in kızgın sesi geldikçe uzaktan dinleyip çok gülüyorum. Çoğu kız çocuğu gibi prenseslere değil de trenler, arabalar, inşaat vinçleri, kepçelerine düşkün bizimki. Babası da ona habire kamyon,  uzaktan kumandalı araba gibi hediyeler alıyor Deniz 'in ağzı kulaklarında. Ama en sevdiği şey de dışarı çıkarken elbise giymek.

Bu ara çevremde taze bebekler arttı. Çok sevdiğim, birisi çocukluğumdan diğeri de uzun yıllardan beri çok şey paylaştıgımız iki arkadaşım Özge ve Özlem'in bebekleri oldu, Demir ve Mina dünyaya geldiler. Yanınızda olamadım ama hep aklımdasınız.



Bu aralar Deniz' in en sevdiği kitapları "How to catch a Star" ve "Lost and Found". Benim yeni keşfim Oliver Jeffers, Tr. de rastlamamıştım henüz dilimize çevrilmemiş sanırım. Deniz her gün birkaç defa yanıma getiriyor bıkmadan okuyup bakıyoruz.  En sevdiği Anna Milbourne "Yağmurlu Bir Gün" ün önüne geçtiler. Çizimleri hikayesi çok hoş bakması gerçekten zevkli.



Burada İngilizce kitaplar Tr.daki gibi pahalı değil, normal Türkçe kitapları kaça alıyorsak o kadar. Uygun fiyatlı olunca ben de Deniz' e kitap almadan duramıyorum. Kitapları kasada düzenleyip iple bağlayıp teslim ediyorlar.



15 saatlik bir kez duraklamalı uçak yolculuğu var önümde. 3,5 ay önce buraya uçarken Deniz' le hiç bir şey yememesi dışında can sıkıcı bir şey yaşamamıştım, ilgiyle etrafını izlemiş insanlarla kaynaşmış gece uçuşunda da uyumuştu. THY İstanbul- Hong Kong uçağındaki kendini beğenmiş ve asık suratlı host ve hosteslere rağmen yolculuk iyi geçmişti. O gün vaktimiz olursa önce Hong Kong Disneyland gezilecek minik hem eğlenecek hem de yorulacak, gece yarısı da uçağa. Birkaç ay öncesine göre çok daha hareketli Deniz, korkum bu sefer ondan. Okuyanlar bol şans dileyin olur mu.

13 Temmuz 2010

Bir değişik diyar: Çin



Günler çok hızlı geçiyor. Anniina, ikizler ve yeni gelen Belçikalı anne Isabelle ve 2 ufaklığıyla erkenden buluşup suda minikler için bol oyuncaklar olan havuza gidiyoruz. Bundan en çok Deniz memnun. Erkenden 9 olmadan buluşmamızın nedeni henüz anlayamadığımız bir sebeple havuzun 11-12 arası kapanması. Burada "neden??" diye sormak anlamsız kaçıyor artık herkes Chinese!! diyor ve geçiyor kafa yormadan. İlginçlikler diyarı..

- Yaşadığımız şehir GuangZhou, güneyde GuangDong eyaletinde, yani "Kanton" bölgesindeyiz. Kanton eyaletinde yaşayanlar Çince yani Mandarin dilinden farklılıklar gösteren "Kantonca" konuşuyorlar. Genellikle Hong Kong, GuangZhou ve Macau adasında bu dil konuşuluyor. Şive farkı diyelim, ama kullandıkları kelimeler terimler bile bazen farklı ve Mandarinler Kantonca konuşanları anlayamayabiliyor, Mandarin diline göre daha kaba olduğunu söylüyorlar.



- Guangzhou "city of goats" keçilerin şehri olarak anılıyor. Her yerde şehri kurtardıklarına inanılan 5 keçiye ait heykeller var. İnanışa göre şehir kuraklıkla savaşırken gökyüzünden ağzında pirinç taneleri taşıyan keçilere binmiş ölümsüzler iniyor. Ölümsüzler göğe geri dönerken keçiler yeryüzünde kalıp her yere bu pirinç tanelerini ekerek kuraklığa sonsuza dek son veriyorlar.



11 milyon nüfuslu büyük bir şehir, her yer koca binalarla dolu, gökdelenler de az değil. 12 Kasım'da Guangzhou' da başlayacak 2010 Asian Games 'e dek şehirdeki yapılara ait ne eksik varsa tamamlanmaya çalışılıyor. Çok yerde inşaat kazı alanı var harıl harıl Asya Oyunları' na yetiştirmeye çalışıyorlar. Bunlardan biri de dünyanın en yüksek kulesi olacak 610 metre'lik Guangzhou TV ve gezi kulesi. Kule aşamalı olarak sürekli renk değiştiriyor henüz açılışı yapılmadı ama şimdiden uzaktan görünüşü bile çok ilginç.



- Bu bölgede her yer restorant dolu, her çeşit, Çin'in her bölgesine ya da her ülkeye özgü inanılmaz sayıda restorant var.

Pekin' de yaşayanlar "kim olduklarına" önem veriyorlar; Şangay' da yaşayanlar "nasıl göründüklerine". Guangzhou' dakiler için ise diğer şeylerden daha çok "ne yedikleri" önemli.

- Çinlilerin inandıkları bir Tanrı ya da din yok. Çok sayıda Budist tapınağı var ama insanların çoğu inançsız.

Burada "oh my God!!" yok, "wode tian a!" var. Yani "my sky!!" gökyüzü. Herşeyin ondan geleceğine, gökyüzünün karar vereceğine inanıyorlar.

Eğer gerçekleşmesini çok istedikleri bir şey varsa Budist tapınaklarına gidip, örneğin oğlum olursa şu kadar bağış yapacağım diyorlar. İstekleri gerçekleşirse tapınağa gidip para veriyorlar. Her istek, dilek için ayrı Buda'lar var, yani sınavı kazanmak istiyorsan eğitimle ilgili, evlenmek istiyorsan aile Buda' sını bulup dua ediyorlar.

- Kantonların inanışına göre "4" rakamı ölümü temsil ediyor, Çince' de farklı karakterlerle temsil edilmelerine, tonlama farkılıklarına  rağmen okunuşları ve pinyin yazılışları aynı yani "sı"; bu nedenle 4 rakamını pek dillendirmiyorlar. Bir bina eğer Kanton birisine aitse asansörde 4.kat ve 4 rakamının yer aldığı katlar yok yani 3. kattan 5. ye, 13. kattan 15. ye geçiş yapılıyor. Bizim yaşadıgımız bölgede de bu geçerli.



- İnsanlar kaba. Bize çok kaba gelen davranışlar onlara göre kaba değil normal algılanıyor. Bu ilk zamanlar hep ve hala bazen canımı sıksa da burada böyle bir kültür var yani "normal" olan bu, kabullenmek sinirlerini fazla zorlamamak gerekiyor. Diyelim kucağında çocuk elinde alışveriş poşetleri ve sırtında puset otobüse yetişmek için koşturuyorsun, insanlara ya da otobüs bekleme sırasının başında dikilen güvenlik görevlisine kalkmak üzere olan otobüsü bekletmesi için el edip sesleniyorsun . Ama sana öylece bakıyor çünkü anlamıyor neden öyle koşturdugunu; belki zoraki bir bekle istersen hareketi yapıyor şöföre, ama otobüs kalkıp gidiyor, sen 2 adım gerideyken. Bu durumda adama ya da kadına sinirlenmen sadece seni yıpratıyor.

Otobüs gelince binmek için önce içindeki insanların inmesi kesinlikle beklenmiyor. Kim olursa olsun önce binmek için atlıyorlar. Bu nedenle ana duraklarda sıraya girilmesi için demirler yapılmış bu şekilde itiş kakış en azından buralarda engelleniyor.

Yine otobüste ihtiyacı olanlara yer vermek ya da yardım etmek gibi bir durum yok. Tabii ki istisnalar, yardımsever kibar insanlar da var. Ama bunlar genelde kadın, Çin'de "ladies first" yok "men first".

- Cep telefonuyla çok fazla ve inanılmaz yüksek sesle konuşuyorlar özellikle yine otobüslerde; akşam olması, çevrelerinde insanların, yaşlıların ya da uyuyan bebeklerin olması gürültü yapmamak için engel değil.

- Burada sokaklara tükürmek çok normal. Ama öyle böyle değil hak huk boğaz temizleyerek. Ben herşeye alıştım da buna alışamadım dehşetle kaçıyorum yakınımda olursa. Kadınlar yapmaz heralde diyordum ilk geldigim günler sonra genci yaşlısı kadınlarda da çok rastladım. Cahil, eğitimli pek farketmiyor.

- Bunlar ve benzeri davranışları hükümet azaltmaya, insanlara temel görgü kurallarını ögretmeye çalışıyor. Televizyon kanallarında sürekli alçak sesle konuşun, telefonla olmayacak yerlerde konuşmayın, ihtiyacı olanlara yardım edin, güleryüzlü olun, yer ve yol verin, asansörde sigara içmeyin, dışarıda satılan yiyeceklerden almayın, çöp atmayın, temizlik kurallarına uyun gibi kısa skeçler dönüyor. Reklam kuşagında 1-2 ürün reklamı anca var genelde bu tip yönlendirici görgü kurallarını ögreten programlar yayınlanıyor.

- Bildiğimizin aksine çok sayıda zengin Çinli var, arabaların geneli lüks ve iyi markalar. Televizyonda Mercedes reklamı sürekli dönüyor. Bizim el değemediğimiz çok ünlü yabancı markalara ait çok sayıda mağaza var ve müşterileri de oldukça fazla. Adım başı büyük AVM ler var, hafta içi bile kalabalık.

- Biz ülkemizde Çin malı der almaktan kaçınır kalitesinden hep şüphe duyarız. Burada herşey Çin malı ama aynı anlamda değil. Marketlerde kaliteli güzel ürünler fazlasıyla var. Çin markaları uygun fiyatlı ama yabancı markalar pahalı.

- Yemeye içmeye çok önem veriyorlar demiştim, ve çok da ucuz. Diyelim 4 kişi bir restorana gidip tıka basa yiyorsun ama 250 Yuan hesap geliyor, yani kişibaşı 13-15 Tl ortalama.

- Sabah 8 de işbaşı yapıp, 11-11.30 civarı öğle yemeği yiyorlar. Genelde 1,5 saat öğle arası verip akşam 6.30 ' da da mutlaka akşam yemeklerini yemiş oluyorlar. O saatlerde mağazalar, avmler, hastaneler, sosyal alanlar birden tenhalaşıyor .

- Erkekler tembel çalışmayı sevmiyor. Bu daha çok eğitimsiz kesim için geçerli. Kadınlar çalışma hayatının her alanında, ağır işlerde dahi çalışıyorlar. Birçok dar gelirli ailede erkeğin evde oturup kadınların uzun saatler çalıştığını söylüyorlar. Bir kazı alanında ya da inşaatta erkek işçiler yanında kürek sallayan, boya yapan, taş taşıyıp beton döken kadınlara çok sık rastlanıyor.

- Sürekli artan ve 1.4 milyar'a yaklaşan nüfus nedeniyle hükümet 1 aile 1 çocuk olması için uğraş veriyor ve  2. çocuk için para alıyor. Bu para eyaletlere göre farklılık gösteriyor, burada 100.000 rmb civarı yani 22.000 Tl 'na denk geliyor. Gördüğüm kadarıyla bunu fazla önemseyen yok, kafamı çevirsem hamile birine rastlıyorum. Köyden şehire göçün engellenmesi amacıyla uygulanan bir yöntem de eğer çocuklarını doğduğun yerden farklı bir şehirde okutuyorsan yine hükümete bunun için fazladan para ödüyorsun.

- Nüfus çok kalabalık bu nedenle yenebilecek herşey değerlendiriliyor, hiç bir şey çöpe gitmiyor. Türkiye'de yediğimiz tavukların ayıklanan ayaklarının buraya satışından ne çok gelir elde ettiğimizi burada öğrendim. En sevdikleri şeylerden biri de bu, tavuk ayağı yemek. Kıkırdakla ilgili herşeyi çok seviyorlar markette özellikle paketlenmiş satılan tavuk, ördek ayakları var. Masaya ısmarlanan bütün tavuk, ördek vesaire gelirse kafası ayağı da üzerinde. Pek hoş değil tabii. Çinlilerle yemeğe çıkmışsak bizim alışkanlıklarımıza göre sipariş vermeye dikkat ediyorlar. Çok fazla garipseyeceğimiz şeyler masaya gelmiyor.



- Karides, istiridye, çeşit çeşit deniz kabukları, irili ufaklı midyeler çok tükettikleri arasında, bunlar bize normal gelenler ve gerçekten lezzetliler. Kurbağa, kaplumbağa, deniz yılanları, yılan, her türlü deniz yumuşakçası mesela renk renk deniz hıyarları da çok tüketilenler arasında. Ben markette gördüm sadece.

Ve timsah. Markette timsahı kafası elleri ayaklarıyla buzlar arasında görünce kötü etkilenmemek bizim için mümkün değil. Metro' da gördüm ilk sonrasında bir büyük markette daha rastladık.

Shelley' nin bana aktardığı şey ise burada "sırtı göğe bakan her canlıyı yemek mubah".

- Çok hoş giyinenleri de gördüm ama kadınların kıyafetleri genelde süslü, yani fırfırlar, pullar, broşlar, danteller hepsinde var. Ya da çocuk kıyafetlerinde olan cicili bicili figürler hayvancıklar tavşanlar vesaire. Mini etek ve elbise tercih eden çok, rahatlar ne isterlerse onu giyip dışarı çıkıyorlar. Ayakkabılar değişik tasarımlarda ve yüksek topuklu. Giyim mağazası çok var ama satın alacak şey bulamamak kötü. Çinli erkeklerin çocuk görünümlü kadınları beğendikleri söyleniyor bu nedenle kadınlar bu tip kıyafetler ya da aksesuarlarla ve saçları çoğunlukla kahküllü. Biz yabancılar burada çok sade ve salaş kalıyoruz.

- Bilinenin aksine Çinlilerin hepsi kısa değil. Kısa olan da çok var uzun olan da.

- Bebeği için çocuk bezi kullanan o kadar az ki. Genelde bebeklerin ya da ufak çocukların giydiği tulum, şort, pantolonların orta kısımları açıkta, sokakta bu şekilde geziyorlar. Bu alışkın oldugumuz bir görüntü değil, yadırgıyoruz. Çinli bir anne çocugu havada tutmuş çişini yapmasını bekliyor bu arada arkadaşıyla sohbet ediyor, çok sık rastlanan bir manzara. Tuvalet eğitimi erkenden ediniliyor da minnacık bebeklerde bu işi nasıl kotarıyorlar anlamış değilim henüz.

- Pizzayı restorandan verilen özel bir eldivenle yiyorlar. Ve pizzada meyvaya rastlamak çok olası. Mesela ananas ya da şeftali. Domates de burada meyva olarak yeniyor. Yemekten değil ama aldığınız pasta üzerinde süs olarak bir cherry domates çıkabilir.

En sevdikleri içecekler arasında "red bean drink" yani kırmızı fasulye  -meksika fasulyesi- içeceği var. Milk shake gibi kocaman bir bardakta içinden dipteki fasulyelerin geçebileceği irilikte bir pipetle içiyorlar. Ben denemedim.

- Hava çok sıcak özellikle de nemli. Aşırı nem sıcağı iyice hissettiriyor. Geçen aylarda habire bastıran sağnaklar bu aralar çok azaldı. Artık güneşi görüyoruz ama ultraviolet burada çok kuvvetli. Beyaz olmayı ve kalmayı seven Çinliler hep şemsiyelerle geziyorlar.

Sıcaktan bunalan Çinliler bluz ya da gömleklerini göbekleri açıkta kalacak şekilde yukarıya sıvıyorlar ve böyle geziyorlar. Ya da pantalonlarını dizlerine kadar sıyırıyorlar.



- Sosyal alanlarda genellikle akşam saatlerinde toplanıp kültürlerine özgü danslarını yapanlar oluyor, müzik ve dans çok geleneksel ve izlemesi dinlemesi çok hoş. İçsel Çin savaş sanatı Tai Chi yapan amca ve teyzelere de çok rastlanıyor.

Burada bize komik gelen bir spor anlayışı var. Spor yapmak adına sokakta hiç durmadan geri geri yürüyenler ya da kolları apaçık şekilde ellerini şiddetlice önlerinde şaklatarak yürüyenler, sabah sporu olarak durdukları yerde kol ya da bacaklarına yumruklarıyla vuranlar

- Çinliler herşeyi taze yemek istiyor. Yerlerin genelde ıslak tutulduğu bu nedenle "wet market" diye anılan marketlerde satılan herşey taze, ak ve kara tavuklar, balıklar deniz ürünleri canlı satışa sunuluyor, beğendigini seçiyorsun. Tüyleri bembeyaz eti siyah olan bir tavuk cinsi var çok ilginç. Meyvalar sebzeler bizim alışkın oldugumuzdan farklı. Ortak bize tanıdık olanlar da var neyse ki patlıcan, kabak, havuç, patates, biber, ıspanak gibi. Çoğunu hala bilmiyorum. Kuşkonmazı çok tüketiyorlar, tatlı patatesi ve marulu ama pişmiş olarak. Ve tabii ki mısır, her yerinden yararlanmışlar.



Pazarda 1 Tl ya satılan hindistan cevizleri ve bardakta satılan suyu. Seçip soyduruyorsun eve getirip önce suyunu içip afiyetle yiyorsun.



Çin'in simgesi meyva lichee.









Anlatacak şey çok. Her gün yeni bir ilginçlik, tuhaflık ya da güzellik karşına çıkabiliyor. Çok ayrı bir kültüre geldiğinin bilincinde olmak, "normal" bildiklerimizin burada anlamsız, buradaki normalin farklı bir anlam taşıdığını kabullenmek gerekiyor.

2 Temmuz 2010

Kulak pasına birebir

Twinkle from demet kumbaraci on Vimeo.
Bu da Çin'e gelişimizin 2. haftasından,
move it!! from demet kumbaraci on Vimeo.

1 Temmuz 2010

Ele avuca sığamam söz kural tanımam

sepet üstü elma keyfi

Herkes Deniz' e bir bakıyor sonra da nasıl böyle ince kalabildiğimi anlıyor. Ya da ince ve yorgun desem daha uygun olacak. Hiç yerinde durmuyor hareketliydi şimdi her yerden taşıyor. Gündüz uyumuyor akşam oyun alanında en önde koşan en çok zıplayan en çok tırmanan atlayan o, buradaki arkadaşlar gittiğimiz oyun derslerinde  ya da parkta nasıl oluyor da hem de uyumadan bu enerjiye sahip oluşuna hayretle bakıp nedenini bana soruyorlar. Ah bir bilsem, çok yoruyorsun beni minik tavşanım. Maşallah diyeyim enerjin, bu neşeli halin hiç eksik olmasın ama ya dışarıda, markette sokakta "yanından yürücem anne çöj"  deyip de anında unutup yanımdan koşturup kaçıverişin. Ödüm patlıyor sana birşey olacak başına bir iş gelecek diye. Buna bir çözüm bulamıyorum kızmak hiç bir işe yaramıyor. O kadar başına buyruk ki diğer çocuklar annelerinin yanından ayrılmazken ya da belli sınırlarda gezinirken biz onun peşinden koşturuyoruz.

Deniz arkadaşlarıyla çok mutlu. Coco' ya çok düşkün, Coco da onu görünce çılgına dönüyor birbirleriyle bağırmalı çağırmalı selamlaşmaları çok şirin. Hep onunla oynasın istiyor başkasının yanına gitmesine tahammülü yok. Gittiğimiz bir arkadaşlı ortamda o yoksa hayal kırıklığına uğruyor. Çocuk tabii hemen oyuna dalıp unutuyor belki ama arada sormayı da ihmal etmiyor, ya da akşam babasına anlatırken ama Coco gelmedi bugün hastaymış acaba diyor. Deniz eger cümlenin sonuna  tonlaması yükselen bir "acaba" eklerse soru sormuş oluyor bu arada. " Anne Coco hastaymış acaba, sütünü içmemiş acaba? hı? "

Bir de Deniz' in çok sevdiğim "onun için" deyişi var, yani bu sebeple anlamında, ama çok komik kullanıyor. Babasıyla konuşuyorlar,

- Deniz oradaki gemi mi? -Gemi olmaz orda ama baba, -Neden peki? - Onun için su yok orda.

gibi :)

Deniz' den birkaç kesit.



Deniz ve en sevdiği arkadaşı Coco, nam-ı diğer Kashni

minik davulcular

Her Perşembe toplandıgımız playgroup'ta yazın gelişi, tatile gidenler, buradaki geçici zamanları bitenler nedeniyle son haftalardayız. Rachel ve Elay ülkelerine tatile gidiyor ama ne tatil 3 ay, çok kıskanıyorum. Anniina ve çocuklar Çin' deki son haftalarını geçiriyorlar toparlanmaya başladılar, Anniina geri dönüşe pek istekli değil çok üzgün. Ben de daha yeni tadını çıkarmaya başlamışken gitmelerine en çok üzülenlerdenim. Playgroup anneleri Anniina' ya veda niyetine geçen hafta bir akşam dışarı çıktık, Cohiba Bar' da mojito içtik. Eğlenceliydi, yakınımızda böyle bir yer oldugunu görmek güzel. Ben de taşınma işi bitsin tatil yolu gözlüyorum, bu zamanlar buradaki hava çekilmez durumda. Her daim yağmur, güneşliyken aniden gürleyen bir gökyüzü, bastıran sağanaklar, sıcak ve nem. Deniz'in havuz malzemeleri hazır ama bir kere bile gidemedik henüz. Ve en çekilmezi buraya has gözle görülmesi çok zor minicik ama ısırığı fena can yakan ve iz bırakan sinekler. Beni çok seviyorlar, binbir çeşit mosquito savar aldım habire sürünüyorum bana mısın demiyor bacaklarım haşat durumda 20 kusur ısırık her birinde pek güzeller.

playgroup